20 Mart 2012 Salı

Avrupa’da yaşadığını hissetmek: Piknikte Caz

Baharın gelişini 2 hafta önce piknik sezonunu açarak kutlamıştık. Bu pazarda bir kaç senedir gitmek isteyip üşengeçlikten ve hava muhalefetinden bir türlü yakalayamadığım Terrassa Jazz festivali kapsamındaki Piknikte Caz etkinliğine giderek muradıma erdim.


Festival Barcelona’ya trenle yaklaşık 45 dk mesafedeki Terrassa şehrinde bir derecik kenarında uzanan VallParadis Parkı’ındaydı. Araştırmamı yaptığım okulların bulunduğu şehir olmasından dolayı Terrassa’ya yapancı değildim, ancak bu şehiri ilk defa bir Pazar günü görmem bu haftasonu oldu. Tam bir hayalet şehir havasındaydı merkezi. 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra derecik boyunca uzanan parkı gördüğümüzde şaşırdık, çünkü etrafta ne bir kalabalık vardı ne de festival havası. Google Map’in direktifleri doğrultusunda parka girip yürümeye başladıktan bir kaç dakika sonra hala ses duyamamızın getirdiği kaygıyla parkta çocuklarını gezdiren bir anneye mekanın nerede olduğunu sorduk ve aldığımız cevap doğrultusunda ilerlemeye devam ettik. Bir iki dakika yürüdükten sonra gördüğümüz manzara muazzamdı. Demek ki şehrin hayalet kıvamına gelmesi bundandı. Herkes buradaydı...
Türkiye’de çocukken tipik tüpte çay, mangalda et pikniklerini de tatma fırsatı yakalamış olmakla birlikte farklı ülkelerde, farklı kültürlerde farklı konseptlerde de piknik yaptım: Amerika’daPotluck ’larmeşurdur. Herkes bir kaç çeşit yiyecek getirir ve ortaya koyar. Cenevre’de Yaz Festivali kapsamında yapılan açık hava sineması geceleri etkinliğinde akşam pikniği yapmıştım.

Barselona’da genelde piknik günü Pazar günüdür ve geleneksel olarak Parc de Ciutadella’da yapılır.

Ortamda gitar çalıp söyleyeninden masa tenisi oynayanına, Capoeira yapanına, Jonglörlere, Meditasyon yapanlara, turistlere, kısacası her tipte insana rastlamak mümükdür. 5 sene boyunca burada kaç kez piknik yaptım sayısını hatırlamıyorum ama benim için iki tanesi unutulmaz. İlki buradaki ilk senemde Parc Güell’de Meksikalı arkadaşlarla yaptığımız piknikti.

Parc Güell Barcelona’nın en turistik parkı olduğu için masamız sık sık turist ziyaretine uğramıştı, çünkü masanın üstü çok renkliydi. Yemekler ise lezizdi. Diğer ise Barselona’daki Türk topluluğu olan Barcelona Turca’nın organize ettiği Les Planes’da yapılan mangallı piknikti. Bir tarafta sıralanmış dev ızgaralarda yemek pişiren arkadaşlar, öte tarafta kağıt ve tavla oynayanlar...

Her ne kadar Türk pikniği olarak organize edilmiş olsa da aklımızdaki Türk Pikniği kavramından biraz farklıydı. Türkiye’de piknik yapmak denilince aklıma etrafa et kokuları yayan, duman tüttüren mangallar, tüpte çay, çizgili pijama, top oynayan çocuklar ve piknikçilerin parkettikleri araçlar yüzünden trafiği felç olmuş sahil yolu geliyor aklıma. Bir sene Sultanahmet Meydanı’nda benzerler görüntüler gördüğümde aman tanrım dediğimi hatırlıyorum. Şehrin göbeğinde piknik yapmak, hem de mangalları tüttüre tüttüre sadece bizim kültürde var sanırım. En son ne zaman Türkiye sınırlarında piknik yaptığımı hatırlamıyorum (Belgrad ormanlarındaki mangal muhabbetini pikniğe dahil etmiyorum nedense. Ama belki de dahil etmem gerek.)

Ancak bu haftasonu piknik yaparken arkadaşlarıma “İşte böyle ortamlarda Avrupa’da yaşadığımı hissediyorum” dedim sonra da bu yazım aracılığıyla neden böyle hissettiğimi irdelemeye karar verdim.

Avrupa kentlerinde halka açık, ücretsiz kültürel ve sanatsal etkinlikler organize edildiğinde kalitesinden şüphe duymadan, etraftaki kalabalıktan rahatsız olur muyum, biri bana sarkar mı, tacize uğrar mıyım diye düşünmeden etkinliği keşfe çıkarım. Türkiye’de ise bir yerde bedava etkinlik varsa oradan uzak durmam tembihlenirdi geçmişte. Sosyal sınıflar arasındaki çizgilerin çok belirgin fark edildiği bir toplumda yaşadığımızdan olsa gerek, herkesin olduğu ortamlar güvenli gelmezdi. Seneler geçti, piknik kültürleri bile sınıflar arasında farklılık göstermeye başladı. Sahil kenarında piknik yapanlar varoş olurken, Polonezköy’de kendin pişir kendin ye ortamlarında piknik yapmak elit sayıldı.

Müzik sevgisi bile sınıflar arasında farklılık gösterdi. Bir taksiye binince klasik müzik veya caz duymak bizim için sevindirici bir süpriz olurken, senelerce türkülere, arabesk şarkılara kulaklarımızı tıkadık. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki Caz Festivalleri hep belli bir kesime hitap etti. Kahvaltıda Caz, Caz Vapuru gibi etkinliklere katılmak için cebinizin dolgun olması gerekti. Belki de bu nedendir ki Caz bizlere hep elit sınıfa hitap eden bir müzikmiş gibi geldi.

Bu Pazar günü Piknik’te Caz etkinliği sırasında Avrupa’da yaşadığımı hissettim. Çünkü;

etkinlik ücretsizdi, canlı Caz konserleri ard arda yapıldı, etraf çok kalabalıktı ama kimse kimseyi rahatsız etmiyordu, etrafta tüp ve benzeri yanıcı madde, dumanı tüten mangal yoktu, aileler kendi aralarında sakince aile saadeti sürüyorlardı, dereciğin içinde çamurlarla oynayan çocuklara müdahale eden “çocuğum üstün başın pislenecek, o pis yerde leşin içinde oynanır mı?” diyen anneler yoktu. Caz ve güneş herkesin ruhunu gevşetmişti sanki...

Piknik grubumda muhabbet derinleşirken ben etrafı, aileleri ve çocukları gözlemledim bir süre.

Ve çocuklara bir kez daha hayran oldum. Ortamdaki atık malzemeleri kullanarak, yaratıcılıklarını konuşturarak nasıl oyun oynadıklarını izledim. Oyun oynamak için sadece çevreyi iyi okumanın, yaratıcılık kullanmanın ve gerçekten özgür olmanın yettiğini gördüm.

Aşağıdaki videoda iki çocuk göreceksiniz, dere içinde plastik tabak, şarap mantarları, cips torbası ve çamurla nasıl oynadıklarını izleyeceksiniz (videoyu dikkatle dinlerseniz Caz müziğini de arka fonda duyabilirsiniz).

İçinizden bir çoğunun “bunların ana babası yokmu bu pisliğin içinde çocuklarının oynamalarına izin veriyorlar” dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklı da olabilirsiniz. Ancak çocukların ne kadar dikkatli oynadıklarını, düşen paçalarını sıvadıklarını, üstlerine bir damla bile çamur sıçratmadan oynamalarını gözlemlemek onlara karşı bir hayranlık yarattı içimde. Sorumluluk duygusu, bilinç budur işte dedim içimden. Sanırım çocuklarımıza bu bilinci aşılayıp, kendilerine dikkat etme sorumluluğunu verdikten sonra onların doğa ile barışmasını sağlayarak özgürce oynamalarını, oynarken büyümelerini izlemek her anne baba için mutluluk ve övünç kaynağı olacaktır.

Çocuklarınızı doğadan mahrum bırakmamanızı umarak bahar aylarında pikniğin ve müziğin keyfini çıkarmanız dileğiyle bu yazımı da burada bitiriyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder